Devlet nedir?

Belirli bir toprağı olan, kanunlara göre bir hükümet idaresinde teşkilatlanmış, bağımsız topluluklara denir. Dışarıya karşı halkın menfaatini korumak, içeride refahını sağlamak, güvenliği korumak devletin vazifesidir. Devletin üç ana elemanı, halk, ülke ve egemenliktir. Devletler anayasasına göre basit ve bileşik olmak üzere ikiye ayrılır. Bileşik devletler de birleşmiş devletler, konfederasyonlar ve federasyonlar şeklinde olabilir. Bundan başka devletler egemenlik haklarının kullanılması şekline göre de hükümdarlık (monarşi) ve halk idaresi (cumhuriyet) olmak üzere ikiye ayrılır. Eğer bir hükümdarlıkta hükümdarın iradesi bir meclis vasıtasıyla sınırlanmışsa buna «meşruti hükümdarlık» denir. Meclis yoksa devlet şekli, «mutlak hükümdarlık» sınıfına girer.

Devlet kavramı insanlığın tarihiyle yaşıttır. Geçen yüzyıllar boyunca bu kavram gittikçe genişlemiş, üzerinde işlenmiş, bugünkü halini almıştır. Bu tariften de anlaşılacağı gibi devlet, ferdi, tabii ve siyasi unsurdan meydana gelir. Bu unsurlar sırayla "nüfus, ülke ve hakimiyet"tir. Nüfus, devletin, birinci gerçek unsurudur. Halkı olmayan bir devlet düşünülemez. Bir devletin var olması için nüfusun az veya çok olmasının önemi yoktur. Nüfusu yüz milyonları geçen devletler olduğu gibi birkaç yüz binlik devletler de vardır. Ancak nüfusun çeşitli sebeplerle ve zamanla yok olması halinde devlet de ya yıkılır veya o bölgedeki insanların yerine başkaları geçerek devam eder.

Fakat bu durumda ortaya çıkan devlet eski devlet değil, yeni bir devlettir. Çünkü devletin birinci gerçek unsuru olan nüfus değişmiştir. Devletin ikinci gerçek unsuru ülkedir. Bir devletin var olması için yalnız nüfus yeterli olmayıp, bu nüfusun yeryüzünün belli bir bölgesinde, yerleşmiş olması da lazımdır. Ülke toprağının küçük veya büyük olması, toplu, yahut ayrı parçalardan meydana gelmesi de önemli değildir. Önemli olan ülkenin belli ve sabit olmasıdır. Çünkü belli ve sabit bir ülke olmadıkça devlet hakimiyetini tam olarak kullanamaz. Zira bunun yeri ve sınırı belli değildir. Devletin üçüncü gerçek unsuru hakimiyettir. İnsan toplulukları düzenli ve istikrarlı bir teşkilat kurmadıkça ve teşkilat o nüfusu belli sınırlar içinde bağımsız olarak idare etmeye başlamayınca devletin varlığından söz edilemez.

Bu bakımdan bir devletin var olması için nüfus ve ülkenin var olması yanında hakimiyet de şarttır. Hakimiyet bir toplumun kendisini bizzat idare etmesi, emredici kurallar, yani kanunlar koyması ve bunların gerek kendi içinde ve gerekse dışarıya karşı tatbikini sağlamasıdır. Fakat günümüzde kurulmuş ve yaygın bir şekilde bulunan muhtelif milletler arası teşekküller devletlerin hakimiyet haklarını sınırlamışlardır. Devletlerin bu tip kuruluşlara katılıp katılmamaları kendi isteklerine bağlı olduğu için, hakimiyet hakkının kısıtlanmasına kendisi rıza gösteriyor demektir. Bu üç unsurun tabii bir sonucu olarak "devletin şahsiyeti" ortaya çıkmaktadır. Bu özelliğiyle devlet tıpkı bir şahıs gibi borç ilişkilerinde bulunur. Şahsiyet unsuru devamlı olduğu için yapılan kanunlar, taahhüt edilen borçlar ve akdedilen antlaşmalar, bunları imza edenlerin ölümünden sonra da değişmedikçe devam ederler.

İlkçağlardan beri kullanılmış olan "polis, civitas, imperium, statum" gibi kelimeler hep devlet kavramını ifade etmiştir. Eski Türklerde il deyimi, bugünkü modern devlet anlayışını karşılayan bir sözdü. Göktürk ve Uygur çağlarında il kelimesi devlet manasına kullanılıyordu. Çincedeki kuo sözü devlet demek olup, bunun türkçe karşılığının il olduğu eski Türk ve Çin kaynaklarından da anlaşılmaktadır. Gene eski Türklerde "halk ve toprak" devleti meydana getiren iki önemli unsurdur. Üçüncü unsur ise kağanlık idi. Devlet idaresi yerine "il tutmak" tabiri kullanılırdı. Eski Türkler, devletin kendilerine tanrı tarafından verildiğine inanırlar, zaman zaman tanrıya "il veren tanrı" şeklinde hitap ederlerdi. Devlet anlayışı, devletin kaynağı ve vasıfları konusundaki görüşler çağlar boyunca değişmiştir. Ayrı ideolojilere göre farklı devlet anlayışları belirmiştir. Aristoteles’ten günümüze kadar hemen bütün filozoflar devlet kavramı ile ilgilenmişlerdir. Hıristiyanlıkta kendi prensipleri açısından devlet konusuyla meşgul olmuştur.

Devletin siyasi olarak açıklanmasını ilk defa filozof Hegel ve Pufendorf ele almıştır. Özellikle 16 ve 17. yüzyıllarda Avrupa’da hakim olan bozulmuş kilise ve papazlara dayalı dini kudrete karşı siyasi otoriteyi güçlendirme çabaları devletin bugünkü manasıyla ortaya çıkmasını sağlamıştır. Böylece dini kurallara uygun (teokratik) devlet anlayışı, yerini siyasi devlet anlayışına bıraktı. Bu arada marksist anlayış siyasi örgütlenmeyi ifade eden devlet anlayışına karşı çıkarak devleti egemen sınıfın imtiyazlarını koruyan bir hukuki biçim olarak nitelendirdi ve sınıfsız bir toplumda devlete gerek olmayacağı görüşünü öne sürdü. Ancak, marksizmin uygulandığı ülkelerde bu düşüncenin tam tersi olarak işçi sınıfı adına küçük bir grubun bütün devlete hakim olduğu ve kendi hak ve imtiyazlarını korumak, artırmak, devam ettirmek için her türlü baskı ve şiddete baş vurduğu görüldü.

Organik yapı bakımından devletler, "basit devletler" ve "bileşik devletler" olmak üzere ikiye ayrılır. Birinciler iyiden iyiye merkezleşmiş olan ve bölünmez bir bütün meydana getiren devletlerdir. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir devlettir. İkinciler ortak bir hükümetin yönetiminde birleşmiş bulunur ve türlü türlü olur. Bazı çeşitleri tarihe mal olmuş bulunan bu tür devletlerin bugün önde gelen misalleri ABD ve İsviçre’dir. Bunlar, herbiri bağımsız farz edilen devletlerin geniş ölçüde adem-i merkeziyet ilkesine göre yönetilmek ve özellikle savunma ve dış temsil ortaklığı kurmak yoluyla meydana getirdikleri birliklerdir. Devletler çeşitli şekillerde doğar; fetihler, paylaşmalar, monarşi ile idare edilen devletlerin evlenme veya miras yoluyla birleşmeleri, bir yabancı devletin boyunduruğundan kurtulma, bir sömürgenin bağımsızlığa kavuşması gibi. Yeni bir devletin hukuki bakımdan var olabilmesi için tanınması, yani öteki devletlerin meydana getirdiği milletlerarası topluluğu kabul etmesi gerekir.

Bugün dünyada genel olarak devletlerin hakimiyet ve bağımsızlık, eşitlik ve kendilerini temsil ettirme haklarına sahip oldukları kabul edilmektedir. Fakat devletlerin bazı vazifeleri de vardır ve bunların uygulanmaması kendine karşı beynelmilel müeyyidelerin tatbikine yol açabilir. Devletin varlığının sona ermesi çeşitli sebeplerden ileri gelir. toplum bağlarının çözülmesi, devletin çeşitli öğelerinin kendi istekleriyle veya zorla ayrılması, bir devleti başka bir devletin kendi bünyesine katması vs. gibi. Devletlerin ortadan kalkmasıyla hakimiyetin devri, borçlar, antlaşmalar, kanunların yürürlüğü ve uyrukluk gibi birçok problemler ortaya çıkar. Devletler arasındaki eşitlik ilkesi 1815’ten beri büyük devletlerin kendilerine hak tanıdıkları imtiyazlar yüzünden devamlı olarak bozulmuş ve bozulmaktadır. Milletler Cemiyeti Konseyinde bu devletler her zaman üye sandalyesinde oturmuşlardı. Birleşmiş Milletler güvenlik Konseyinde de aynı imtiyaz bugün ABD’ye, Fransa’ya, İngiltere’ye, Çin’e, Rusya’ya tanınmaktadır.

Modern devlet nedir?

Modern anlamıyla devlet görece olarak yeni bir olgudur. Elbette ki insanların toplu halde yaşamaya başladığı ilkçağlardan itibaren, yöneten-yönetilen farklılaşmasının sonucu olarak bazı toplumsal örgütlenmelerin izlerini bulmak mümkündür. Ancak bu saptama, farklı biçimlerde kendisini ortaya koyan tüm sosyal örgütlenmelerde devletin varolduğu anlamını taşımaz. Modern devleti kendisinden önceki sosyal örgütlenmelerden ayırt eden en temel özelliği, merkezileşmiş ve kapsayıcı bir iktidar yapısına sahip oluşudur. Başka bir deyişle, modern devlet, kendisinden önce gelen siyasal örgütlenme biçimlerinden farklı olarak çok merkezli ve çoğulcu iktidar yapısından, bölünmemiş tek (mutlakçı) bir iktidar merkezine” yönelir (Pierson 2000, s. 28). Eski Yunan polisleri, Roma İmparatorluğunun federe bölgeleri, Ortaçağın feodal krallıkları, modern devlete içkin olan siyasi iktidar ‘bir’liğinden yoksundur” (Ağaoğulları ve Köker 1991). Oysa modern devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde egemen gücün tekliğini gösterir.

Modern devletin belirli bir toprak parçası üzerinde tek egemen oluşu, yani merkezi otoriteyi oluşturması, bununla bağlantılı ikinci bir özelliğini daha ortaya koyar. Modern devlet belirli toprak parçası üzerinde egemen olmakla kalmaz; bu toprak parçası üzerindeki tüm sosyal ilişkileri de düzenler. O halde modern devletin merkeziliğini yalnızca belirli bir toprak parçası üzerindeki egemen güç oluşuna bağlamak, bizi hatalı bir sonuca götürür. Aksine modern devletin merkeziliği, kamu yararına olsun ya da olmasın, coğrafi sınırları belirli bir mülki bölgede (territory) yaşayan herkesi kapsamasını ve sosyal ilişkilerin düzeni açısından belirleyici olmasını ifade eder. Başka bir deyişle, modern devletin kuralları,   coğrafi alanın değil, bireyleri birbirlerine bağlayan sosyal bağların bir fonksiyonudur.

Bu durumda modern devleti, kendisinden önceki yönetim biçimlerinden ayırt eden iki temel özelliği ortaya çıkar: Modern devlet merkezidir ve birey ya da toplumla ilişkilerinde kapsayıcı nitelikte kurallar koyma yetkisine sahiptir. Daha önce de belirtildiği üzere, tüm kavramlar gibi devlet kavramı da tarihsel gelişim süreci içerisinde pek çok farklı biçimde tanımlanabilir. Bu nedenle devlet kavramını tanımlamak, devletin birey ve toplumla olan ilişkisi hakkında yorum yapmak, ancak onun tarihsel süreçte uğradığı durakları anmakla olanaklı olacaktır. Başka bir ifadeyle, devlet kavramı bir zorunluluk değil, tarihsel tesadüflerin bir ürünüdür. Bu açıdan bugün devlet-birey-toplum ilişkisi anlamak, ancak devletin tarihsel süreçte bireylerin devletle ilişkilerinin geçirdiği değişimleri kavramakla olanaklıdır.

Devlet nedir? (Felsefe)

Bir sosyo-ekonomik kuruluşta ekonomik bakımdan egemen olan sınıfın, kendi çıkarlarını diğer sınıf ve katmanlara dayatmasını ve onlar karşısında bu çıkarları güvence altında tutmasını sağlayan, belirleyici politik iktidar mekanizması. Devlet, «bir sınıfın, bir başka sınıfı baskı altına almasını sağlayan mekanizmadır»(Lenin). Devlet, bir sosyo-ekonomik kuruluşun politik örgütlenmesindeki en önemli öğedir sınıflar arasındaki ilişkileri ve egemen sınıfın çıkarlarını en yalın şekilde dile getirir. Tarihsel bir ürün olan devlet, özel mülkiyetin ve sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte doğmuştur ve üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan bütün toplumlarda sınıfsal karşıtlıkların uzlaşmazlığını ifade eder.

Devlet, toplumun belirli bir gelişim basamağındaki ürünüdür o söz konusu toplumun, kendi içinde çözülmez bir çelişkiye düştüğünün ve uzlaşmaz karşıtlara bölündüğünün itirafıdır. Ancak, bu karşıtların, ekonomik çıkarları birbiriyle çelişen sınıfları ve toplumu, kısır ve sonuçsuz bir savaş içinde boş yere yiyip bitirmemesi için, güya toplumun üstünde yer alan ve kendisinden bu çatışmayı yatıştırması, düzenin sınırları içinde tutması beklenen bir güç zorunlu hale geldi. İşte, toplumun içinden çıktığı halde, onun tepesine binen ve ona gün be gün daha çok yabancılaşan bu güç, devlettir. (Engels). Devlet tipleri, toplumun tarihsel gelişmesi içinde sosyo-ekonomik kuruluşların birbirini izleme sırasına uyan değişiklikler göstermişlerdir. Devlet tipi, toplumsal gelişmenin belirli bir basamağındaki mülkiyet ve sınıf ilişkilerinin karakteri hakkında geniş bilgiler verir. Köleci devlet, feodal devlet, burjuva devleti gibi-devlet tipleri, monarşi, despotizm, oligarşi, korporatif demokrasi, burjuva parlamenter demokrasisi, faşist diktatörlük vb. devlet biçimleri içinde var olurlar.

Devlet biçimi, diğer sınıflar ile egemen sınıf arasındaki güç dengesini egemen sınıfın kendi çıkarları doğrultusunda tutmasına yardımcı olan politik erkin örgütlenme biçimidir. Devlet tipleri ile devlet biçimlerinin birbirlerinden ayırt edilmeleri son derece önemlidir. Günümüz burjuva ideolojisi, burjuva devletinin biçim ve yöntem değiştirmesini bahane ederek ve burjuva parlamentarizmini abartılmış şekilde vurgulayarak, devletin sınıf karakterini örtbas etme çabası içindedir. «Burjuva devlet biçimleri türlü türlüdür, ama hepsinin özleri bir ve aynıdır: Bu devlet biçimlerinin hepsi, şöyle ya da böyle, son tahlilde muhakkak bir burjuva diktatörlüğüdür.

Sınıflı toplum devletinin belli başlı iki belirgin işlevi vardır: İç işlev ve dış işlev. Devletin iç işlevi, ekonomik egemenliği elinde bulunduran sınıfın mülkiyetini koruyup çoğaltmak ve sömürülen çoğunluğu baskı altında tutmaktır. Belirli bir anda iç’ te geçerli olan güç dengesi, söz konusu işlevin yerine getirilmesinde egemen sınıfların uygulayacağı biçim ve yöntemleri belirler ki, bu biçim ve yöntemler, dine dayalı mülkiyet savunuculuğundan tutun da, apaçık canice uygulamalara değin uzanır. Devletin dış işlevi, genel çizgileriyle, diğer devletlerin saldırılarına karşı koymak ve aynı zamanda yabancı toprakları ele geçirmektir.

Burjuva felsefesinde ve hukuk biliminde, devlet, sınıflar arasında taraf tutmayan ve uzlaştırıcı bir işlevi olan bir kurum gibi gösterilir. Uzlaştırıcılık işlevi vurgulanırken, topluma karşı yürüttüğü görevlerde devletin nispeten bağımsız gösterilmesi, aldatıcı bir izlenim vermekten başka işe yaramaz. Devleti teorik yönden böylesine değerlendiren ve işlevlerinde bağımsız gösteren bir anlayış, «bir tanrı buyruğundan veya doğa yasalarına dayanan özel bir kurum gibi görülen özel mülkiyetten kaynaklanır. Emperyalizm çağındaki burjuva devleti, tekellerin egemenliği altına girer. Devletle bütünleşmiş tekelci kapitalizm, tekellerle devlet erkinin gitgide daha sıkı şekilde sarmaşmalarıyla belirlenir. Sosyalist devlet, proletarya diktatörlüğü, kendisine değin uzana gelen tüm diğer devlet biçimlerinden nitelikçe ayrılır, sömürülenleri baskı altında tutmak için egemen sınıfın başvurduğu özel zorbalığın yerini, halk çoğunluğunun, sömürücü sınıfı etkisiz hale getirmek için uyguladığı geçici baskı türü alır.

Sosyalist devlet, burjuva devletinden en başta mahiyeti itibarıyla ayrılır. İşçi sınıfının burjuva devletini ele geçirmesi kolay değildir, tersine, bürokratik-askeri mekanizmayı kırarak, Marksçı-Leninci partinin öncülüğünde emekçi köylülerle ve diğer emekçi katmanlarla bağlaşıklık içinde yepyeni bir zihniyetle yepyeni bir devlet kurması gerekir. Bu devlet, sınıf içeriği yönünden bir işçi-köylü iktidarıdır ve nesnel olarak işçi sınıfının ve halkın, tüm diğer emekçi sınıf ve katmanların öz çıkarlarını temsil eder. Sosyalist devlet, sosyalist toplumun kurulmasında, işçi sınıfının temel aracıdır. Demokratik merkeziyetçilik ilkesine dayanılarak örgütlenen devlet gücü, emekçi katmanları, toplumsal yaşamın her kesiminde girişilen sosyalizmin kurulması faaliyetinin karşılaşacağı sorunların çözümü yönünde harekete geçirir ve bu amaç doğrultusunda yönetir. Sosyalist toplumun sağlamlaşması ve halkın volitik ve manevi birliğinin gerçekleşmesi ölçüsünde, proletarya diktatörlüğü, iç işlevini yani baskıcı karakterini yitirir. Demek ki, sosyalist devlet, «artık gerçek anlamda bir devlet olmaktan çıkar. » (Engels)

Sosyalist devletin dış işlevi, sosyalist toplumun kurulmasını ve sosyalist ülkelerin emperyalizme karşı güvenilir şekilde savunmasını içerir. Sosyalist devletin hem iç, hem de dış işlevi, sosyalist topluluğa dahil ülkelerin çok sıkı uluslararası işbirliği içinde gelişir ve aynı zamanda sosyalist devletin uluslararası karakterini belirler. Sosyalist devlet, demokrasinin daha yüksek bir tipidir çünkü sınırlı ve biçimsel burjuva demokrasisinden farklı olarak ilk kez emekçi kitlelere gerçek hak ve özgürlükleri tanır ve onları gittikçe artan ölçüde toplum ve devlet yönetimi içine çeker. «Proletarya demokrasisi. halkın ezici çoğunluğu için, yani sömürülenler ve emekçiler için, demokrasiyi, bugüne değin dünyada görülmedik ölçüde geliştirdi ve yaygınlaştırdı, bu nedenle proletarya demokrasisi. akla gelen tüm burjuva demokrasilerinden kat be kat daha demokratiktir. » (Lenin). Sosyalist toplumun tabi olduğu yasal düzenliliklere uygun davranıldığı ölçüde, sosyalist demokrasi ilerler ve gelişir. Sosyalist toplumun merkezi yönetimi ve yoğun şekilde planlanması ile devletin ve ekonominin yönetiminde emekçi kitlelerinin yaratıcı etkisi, demokratik merkeziyetçilik ilkesinde, yani sosyalist devletin en önemli yönetim ve örgütlenme ilkesinde ifadesini bulur.

Sosyalist devlet daima var olmayacaktır. Toplumsal gelişme politik karakterini yitirdiği zaman, yani gelişmiş komünist toplumda ortada hiçbir sınıf kalmayınca, devlet de bir daha doğmamak üzere sönüp gidecektir. Ancak, sosyalist devletler karşısında hala bir emperyalist blok var oldukça, başka bir deyişle, uzlaşmaz toplumsal sistemler arasında politik ilişkiler henüz sürdükçe, devletin dış politika organları ve işlevleri, komünist toplumu korumak ve dünya barışını sağlamak için tümüyle yerini koruyacaktır. Yani devlet, ancak komünist toplumun utkuya ulaşmasından ve sosyalizmin dünya çapında yerleşmesinden sonra ortadan kalkabilecektir. Sosyalizmin bugün içinde bulunduğu gelişme aşamasında, sosyalist devletin sönmeye bırakılması yolunda çağdaş revizyonizm tarafından ileri sürülen istek, aslında sosyalist toplumun biçimlendirilmesinde ve komünist topluma geçişte belirleyici rol oynayan bir mekanizmanın dağıtılması anlamına gelir ki, bu da sosyalizmin çöküşü demektir. Demek ki, bu istekte gizlenen, düpedüz karşı-devrimci bir istektir.

Devlet idaresi şekilleri

Monarşi: Siyasi otoritenin bir tek kişi ve onun temsilcileri tarafından kullanıldığı rejim.

Aristokrasi: İktidarın asiller veya zenginler gibi belli bir sınıfın eline geçmesi.

Oligarşi: İktidarın az sayıdaki bir azınlık tarafın keyfi idare şekli.

Demokrasi: Hakimiyetin halktan kaynaklandığı idare biçimi.

Teokrasi: Semavi dinlerden birinin hükümlerine dayalı olarak idare edilen devlet şekli.

Sözlükte "devlet" ne demek?

1. Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal örgütlü bir ulusun ya da uluslar topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık.
2. Devletin yönetim katı, hükümet.
3. Mutluluk; talih.

Cümle içinde kullanımı

Türkiye Devleti.

Devlet kelimesinin ingilizcesi

adj. state, governmental, official, political
n. state, government, commonweal, commonwealth, the community, polity
Köken: Arapça